Archive for June, 2015

Book – Under Construction

Birinci Kısım : Sürrealist

I
Dıt(Sağ)…… Dıt(Sol)….. Dıt(Sağ)…… Dıt(Sol)……
– Stereo imiş, bayıldım. Frekansı ve sesi artırabilir miyiz ?
Dıt… Dıt… Dıt… Dıt…
– Şimdi nasıl ?
– Gayet iyi.
– Tamam, buradan başlayalım.
– Tamam.
Dıt… Dıt… Dıt… Dıt…

II
13 yaşındaydı. Ergenlik dönemi henüz daha başındayken bitmişti. Bir günde..

O sabah soğuk, buz gibi odaya ne hissettiğini bilmeden, sanki tüm duygular ruhunu terketmiş gibi ve aslında böyle olmaması gerektiğini düşünerek girmişti. Olması gereken tüm duygular yerini bir düşünce seline bırakmıştı. Zaten kendini bildi bileli duygularla arasının pek de iyi olmadığını kanıksamıştı, fakat o gün birşeyler hissetmesi gerektiğini düşünüyordu.

Üzerinde beyaz bir önlük bulunan adama gözü ilişti. Her gün böylesi bir iş ile uğraşan birinin de duygularının olmaması gerektiğine karar verdi. Empati yeteneği hiç olmamıştı, ancak yine de beyaz önlüklü adam duygusuz biri olmalıydı.

Her zaman gözleyen taraf olmayı tercih ederdi. Yalnızca gözlemler; herkesi, herşeyi, hatta kendini dışarıdaki bir kameradan izlerdi. Hafızasında sakladığı tüm bilgiler yalnızca belli bir süreçten geçmiş yaşanmışlıklardı. Kameradan akan tüm kareler en ince ayrıntısına kadar zihninde işlenir, gerçek ve gerçek dışı bütün analizler yapılır, olasılıklı ya da olasılıksız ilişkiler kurulur ve sonsuz sorgulama sürecinden geçirilerek kaydedilirdi. Bazen vücudunun en yoğun çalışan parçasının amigdalası olduğunu düşünürdü. Bir gariplik olduğunu bilse de üzerinde durmazdı. Aslında hiç kimsenin olamadığı kadar duygusal olduğu fikrine de kapılırdı çoğu zaman.

Onun için herşey bir kavramdan ibaretti. Her kavram bir nokta kadar küçüktü ve O, her noktaya sonsuz yerden, sonsuz olasılıkla ulaşmaya çalışırdı. Bir defasında kendi ölümünü bir noktaya kadar küçülttü ve ölüme sonsuz olasılıkla ulaştı; bıçaklanarak, düşerek, boğularak, yanarak, kaza sonucu, salgın hastalık sebebiyle, silahla vurularak, ağır bir kapının arkasına sıkışarak, kalp krizi geçirerek, uykudayken, ameliyat masasındayken, elektrik çarpmasıyla, yolda yürürken kafasına nesne düşmesiyle, su içerken nefessiz kalarak, şimdi, yarın, yıllar sonra ve hatta yaşlandığında huzur içinde, defalarca ölmüştü. Akla yatkın veya gerçeğe aykırı her yolla ölüme ulaştı. Ve her ölümü, her ölüm şeklini o kadar hissederek sorgulamıştı ki, tüm senaryolarda acılar içinde kıvranmıştı. Sürrealizmi, realizme çeviren bir zihni olduğunu düşünürdü bu yüzden.

Beyaz önlüklü adamın umursamadan kocaman metal çekmeceyi dışarı doğru çektiğini farkederek kafasını kaldırdı. Böyle mi oluyor herşeyin sonu diye geçirdi aklından. Çekmece içinde yatan babasının yanına doğru giderken, hareketsiz vücudun beyaz ve mor arası garip bir renk aldığını gördü. Elini yüzüne götürdüğünde ise, insanın da donmuş bir et kütlesi hâline gelebileceğini öğrendi. Ne yapması, ne düşünmesi ya da ne hissetmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu.

O sabah birşeyi daha farketti. Düşüncelerinde babasını belki de sayısız kez, sayısız olasılıkla öldürdüğünde her defasında dayanılmaz acılar çekmiş, hıçkırıklarla ağlamış, kahrolmuştu. Şimdi ise, çok da garip sayılamayacak, fakat ansızın gelen basit bir kalp kriziyle babasını çok erken yaşta kaybetmesine rağmen, boğazındaki düğüm dışında hiçbir şey hissetmiyordu. İnsanların kendisini duygusuz olmasından dolayı suçlamasını ve garip bularak iletişim kurmaktan çekinmelerini şimdi çok daha iyi anlıyordu. Her mutluluğu, her acıyı zaten sonsuz olasılık süzgecinden geçirirken en derinlerinde yaşıyordu. Bu olasılıklardan herhangi biri vuku bulduğunda ise, geriye yaşanabilecek hiç bir duygu kalmıyordu. Yaşanılan, bir daha yaşanamıyordu.

Soğuk odaya o gün babasını son kez görmek, ve belki de herkesin yapabildiği gibi en azından ağlayabilmek için girmişti. Geldiği duygusuzlukla geri çıkmak için kapıya yönelmeden önce beyaz önlüklü adamın yüzüne hiç bakmadığını hatırladı. Her zaman olduğu ve tam da beklediği gibi beyaz önlüklü adam kendisiydi.

Sağ dudağının ucunda beliren belli belirsiz gülümsemeye engel olamadı. Odadaki ikisi canlı üç kişi de rahatlamış görünüyordu. Beyaz önlüklü adam metal çekmeceyi kapatırken, soğuk odanın kapısını yavaşca araladı ve sakince dışarı çıktı.

III

Dıt… Dıt.. Dıt… Tık.
– Evet, neler oldu bakalım ?

IV

Toprak o kadar çok doymuştu ki, fazla suyu kusmaya başlamıştı. Her adım atılmasıyla birlikte ayakkabılara yeniden bileklere kadar su doluyordu. Geceden sabaha yağan yağmur, hız kesmeden öğleye kadar daha da şiddetlenerek aralıksız devam etmişti. Herkes gibi O’nun da kuru kalmış hiçbir yeri yoktu. Sırılsıklam bir halde, düşen damlalardan dolayı kısılmış gözleriyle arkasına baktı. Yağmur sayesinde ağlamadığının farkedilemeyeceğini düşünerek içini rahatlatmaya çalışıyordu. Ne kadar da çok seveni olduğunu düşündü babasının. Aksi halde gözlerinin önündeki belki de yüzlerce kişiden oluşan kalabalığın böylesi hava koşullarında gelmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Yüzünü tekrar önündeki musalla taşına yatırılmış tabuta doğru çevirirken gözleri karardığında yirmi beş saattir uyumadığını hatırladı.

Önceki sabah uyandığında, son iki günün böyle geçeceğini hiç düşünmemişti; sakince yatağından kalkmış, annesinin hazırladığı kahvaltısını bitirmiş ve üzerinden hiç çıkarmadığı siyah ceketini giyerek okula gitmişti. Yine hiç kimseyle iletişime geçmediği bir gündü. Dersleri yalnızca bedeniyle dinlemiş, zihninde ise ayak basmadığı hiçbir yer bırakmadan eve dönmüştü. Siyah ceketini çıkarıp yatağın üzerine fırlatır fırlatmaz, rutin hale gelmiş olduğu gibi odasındaki pencerenin önüne oturmuş, havanın kararmasını ve karşısındaki sokak lambasının yanmasını dört gözle beklemeye koyulmuştu. Her akşam sokak lambasından yansıyan ışığa odaklanır, gözlerini kıstığında beliren uzalıp kısalan ışınları izleyerek hayallere dalmaktan büyük keyif alırdı. Bazen ışınların yalnızca kendisiyle iletişime geçtiğini hissederdi ancak rasyonel karakteri bu düşünceyi çabucak savuştururdu; batıllara inanmak ona uygun birşey değildi. İnsan beyninin nasıl çalıştığını içselleştirerek öğrendiği günden beri, aslında bu sokak lambasıyla derinliklere dalmak en keyif aldığı oyunlarından biriydi.

Bir gün rastgele aldığı bir dergiyle birlikte hediye verilen ve sayfalarını çevirdiği bir kitabı* nefesini tutarak okumuştu. Bir çırpıda çoğunu bitirdiği kitabı üzülerek masanın üzerine attığında herşeye tamamen farklı bir gözle bakmaya başlayacağını biliyordu.

Kitap, o güne kadar yapılmaya çalışılan yapay zeka uygulamalarının neden başarısız olduğunu anlatarak başlıyordu. Yapay zekanın yaratılması öncelikle gerçek zekayı anlamaktan, gerçek zekayı anlamak ise beynin nasıl çalıştığını kavramaktan geçiyordu. Yapılan tüm yapay zeka uygulamalarının başarısızlığının temel sebebi, beynin nasıl çalıştığını dolayısıyla insan zekasını iyi anlamadan klasik yazılım algoritmaları ile programlanmasına dayandırılıyordu. Üstelik beynin işlemci gücü, yapay zeka uygulamaları için kullanılan süper makinalardan çok daha zayıf olmasına rağmen, gerçekleştirilen işlemler daha doğrusu sonuçları açısından insan beyni kıyaslanamayacak kadar öndeydi.

Kitapta bahsedilen ve anlaşılması kolay örnekleri okudukça hayreti ve ilgisi katlanarak artıyordu.

Yapay zeka uygulamaları en basitinden karşılaştığı aynı nesnenin değişik görüntüleri arasındaki farkı anlamak için nesnenin her parçasını tek tek kontrol ediyordu. Örneğin, bir kapı düşünün diyordu, her gün girdiğiniz evin kapısını ! Yapay zeka uygulaması aynı kapının son iki durumunu karşılaştırırken her defasında kapı yokmağı var mı, yerinde mi, aynı renkte mi, aynı şekilde mi, aynı büyüklükte mi gibi kontroller yapıyor ve bunu kapının tamamı ve her parçası için tekrarlıyordu. Bir yapay zeka uygulamasının benzer işlemleri karşılaştığı herşey için yaptığı düşünülürse inanılmaz bir işlem hacmi anlamına geliyordu. Peki insan beyni böyle mi çalışıyordu ? Aynı kapı örneğinde, beyin yalnızca son kaydettiği görüntüyle şimdi karşısında bulunan kapı görüntüsünü üstüste koyarak kalıp olarak karşılaştırıyor ve yalnızca uyuşmayan parçaları kolayca ayırt ederek, insanda bir garipseme ve farkındalık yaratıyordu. Beynin her algıladığını kalıp olarak kaydetmesinden dolayı, herkes her gün aynı evin kapısından geçerken eğer kapıda bir değişiklik yok ise bu işlem aslında her eve girişte gerçekleşse bile insanlar bu işlemin yapıldığının farkında bile olmuyordu. Oysa ki, evin kapısı açık, tokmağı kırılmış ya da rengi değişmiş olsa bu farklılık hemen algılanıyordu. İnsan beyni bu sistemi çevredeki herşey için aynı şekilde uyguluyordu üstelik. ‘Yine inanılmaz bir işlem sayısı!’ diye geçirmişti içinden…

Beynin herşeyi kalıplarla sakladığını ve nasıl yorumladığına dair diğer örnekleri gözlerini kırpmadan okumaya devam etti.

Insanların en sevdiği ve kendine özel oluşturduğu müzik listelerini dinlerken bile bir süre sonra sıkılmalarının nedeni de beynin yine bu kalıplarla çalışma mekanizmasından dolayı idi. Sıralı ve sürekli olarak ardışık tekrarlayan bir müzik listesini dinledikçe, beyin henüz çalınan şarkı bitmeden bir sonraki şarkıyı bildiği için zihinde önceden çalmaya başlıyordu. ‘Shuffle’ denilen karışık ve rastgele çalma ihtiyacı aslında insanların zihnin tahmin edememesi için farketmeden çalınan müziklerden zevk almaya çalışmasından, kısaca beyinlerini aldatmasından ibaretti. Bir yerlerde çalmaya başlayan bir ‘Dört Mevsim’in notalarını önceden beynimiz keşfetmişse, mekandan çıksak bile kafamızın içinde devam edebilmesi aynı mekanizmaya dayanıyordu.

Hatta yakından tanıdığımız, yani beynimizin birçok kez fotoğrafını çekip sakladığı insanların yalnızca omuzlarına kadar baktığımızda bile zihnimiz geri kalan parça olan kafayı hemen ekleyerek resmi tamamlayabiliyordu.

‘Vay be!’ diyebildi sadece.. Kitabın geri kalanını daha fazla okuyabilecek cesareti kendinde bulamadı. Buraya kadar okuduklarını sindirmeli, derinden idrak etmesi için zaman ayırmalıydı. Kitabı sakince ilk gördüğü sehpanın üzerine bıraktı ancak içindeki fırtına sakin kalamadı. Arşimed’in suyun kaldırma kuvvetini bulduğu hamamdan çıplak olarak kaçtığı davranışın aksine, ilk işi siyah ceketini giyerek hızlıca evden kaçmak oldu. Hava almaya ve yalnız kalmaya ihtiyacı vardı.

Yolda hızlı adımlarla yürürken, aynı zamanda satın aldığı bir dergiden kaba tabirle eşantiyon çıkan kitabın bu kadar değerli olabileceğini tahmin edemediğinin utancını yaşıyordu. Kabullenemiyordu. Her kitaba, sırf birisi – yazarı – özel bir emek sarfederek yazdığı için bile saygı duyardı. Kim bilir bu yazar hangi duygularla dünyada geçirdiği değerli vaktini birileriyle birşeyler paylaşmak için harcamıştı diye düşünürdü. O yüzden büyüdüğü yerden babası ve annesi öldükten sonra ayrılıp, Viyana’da inşaat işçiliği yaparken tüm parasıyla kitap, broşür, dergi alarak okuyan Hitler’in gençliğini bile farklı bir gözle yorumlar ve onun gibi, birisi tarafından yazılan her bir kelimenin bile değerli olduğuna inanırdı.

Üretmek, yaşamaktan daha önemliydi. Üretmeden yaşamak, yaşamak değildi. Üretilen, emek sarfedilerek bitirilen – hatta Gogol’un Ölü Canlar’ı gibi kendisi yaktığı için yarım kalan – her çıktı yaşamdan daha önemliydi. Belki diye düşündü; ‘Ayn Rand’ı sadece bunun için bile seviyor olabilirim.’ Tabii ki her eser değerli olsa da, değerli, daha değerli ve en değerli hep vardı. Okuduğu kitabı henüz bu sınıflardan hangisine koyacağını bilemiyordu ancak kendi utangaçlığının yanısıra böylesi bir kitabın bir dergiyle beraber bedava verilmesini de gururuna yediremiyordu. Okumayan insanlardan nefret ederdi, nefreti bedava verilerek daha da seviyesizleştirilmiş kitabı düşündükçe daha da hiddetlendi. Bastı küfrü ! Küfrü sadece okumayanlara değil, bir emeği bir başka emeğin -derginin – içine koyup poşetleyen ve değersizleştiren zihinlere de gönderdi. Hiç bir kitap bedava olmamalıydı, başka bir emeğe eklenmemeliydi. Zihin üretirdi, her ne olursa olsun; fiziksel olarak ürünleşmiş de olsa sonuçlanmış herşeyi zihin üretirdi. Düşünmek bir emekti ve düşünmekten faydalanmak, hele ki emek vermeden bedava sahip olmak değersiz kılmak demekti. Konuşulurken ilgisiz davranan kişilere de tahammülü sınırlıydı. Genelde bu yüzden çok konuşmazdı. İnsanların onu asosyal olarak değerlendirmelerini de anlayışla karşılıyordu. Ne de olsa sosyalleşmek yiyip, içmek veya sıradan şeyler hakkında konuşarak vakit geçirmekti, değil mi ? Asosyal sıfatı yapıştırılan, belki de en farkında olandı, fakat vakit geçirilecek insan değildi. Ya fışkıran bilgiye engel olamadığından çenesini tutamaz ve çok bilmişliğinden insan sıkardı, ya da susar ve saçmalıklara dahil olamazdı belli ki. O, ikincisini kabullenmiş ve kabul ettirtmişti; yalnızca susardı.

Bir kişiyi çok sevdiğini hatırladı aniden yine; sokaklarından her hafta salı günü öğle saatlerinde geçen sol ayakkabısı önünden delik olan pamuk şekerci.. İsmini bilmiyordu ama çok severdi o adamı. 40-45 yaşlarındaydı muhtemelen ve siyah kemik gözlüklü, poker suratlı, karışık sakallı, esmer biriydi. Annesinden parayı kapar kapmaz seyyar arabasının yanında biterdi. Pamuk şeker hiç sevmezdi. Parayı verir, pamuk şekerini alır, hem maddi hem de manevi alışverişini yapar, adamın görmediği bir yerde pamuk şekeri çöpe atardı. Eve döndüğünde mutlu olurdu çünkü gerçekten sosyalleşmiş olurdu; herhalde Maslow piramidinin en ortasindaki maddelerden birini tamamladığı için olsa gerek. Eskiden Maslow’a kızardı. Sosyalleşmek ortalama bir gereksinimdi, doğru ! ama okumak da bir sosyalleşmekti, yazar ile sosyalleşmek. İnsanlar bu maddeyi sanki yanlış yorumluyordu.. Ancak pamuk şekerci ile her konuştuğunda Maslow’u aynı zamanda haklı da bulurdu. Ortalama bir insan oldugunu hissederdi. Bir gün bu işi bitirme kararlılığıyla detaylıca düşününce, sosyalleşmenin insanların bildiği anlamda herkesle yiyip, içerek yapılması değil, – insanlar hep böyleydi, kavramları yanlış anlarlardı – hissederek ve manevi alışveriş yapılabilen insanlarla olması gerektiğine karar vererek, Maslow’u tarif etmeye çalıştığı kavramlara tam açıklık getirmediği için affetti, onunla barıştı ve Einstein’ın iki farklı sabun kullanmaması gibi bir niyetle, zihninde artık yer işgal etmemesi için bir daha bu konuyu düşünmemek üzere tartışmayı bu kararla bitirdi. Karar verildiğine göre artık sorgulama da bitmişti. Ne zaman bir konuyu kapatmak gerekse, kararlı bir şekilde yapardı bunu ve sonunda bir sandığa koyup kilitlerdi. Kendi kendine bu sandığı bir daha açmazdı. Sabit fikirli değildi ancak konu kapandıysa yeni şeylere yer açmak ve eskisini arşivlemek lazımdı. Bazen başkası tarafından kilit kırılabilirdi, bunu normal karşılardı. Değişmeyen tek şey tabi ki değişimin kendisiydi. Sorun etmez, yeni eklenecek ve hatta daha önceden verilmiş kararın tam zıttına yeterli somut bilgiler varsa ikna olabilir ve sandığı tersine bir kararla tekrar kapatırdı. Bilgi esnektir, insan da öyle olmalıydı. Galileo’ya kadar dünya nasıl düz idiyse ve artık yuvarlaksa, onun için de guncel bilgi daha yeterliyse ikna olurdu. Yarın dünya yine düz olabilirdi, yeter ki rasyonel bilgi olsun !

Pamuk şekerciyi tek sevmesinin nedeni o adamın tezgahının üstünde her zaman farklı bir kitabın bulunmasıydı aslında. Belli ki okuyordu, çok okuyordu. Bir kez, salı günü öğleden önce bakkala giderken geçtiği sokaklardan birinde seyyar arabasını gölgeye çekmiş, kitaplardan birine gömülmüş olarak onu gördüğünü de dün gibi hatırlıyordu. Birkaç saat sonra eve döndüğünde, pamuk şekerci sokaklarından geçiyordu işte. Okuyordu, çok güzel okuyordu adam. Çölde bir vaha gibi okuyordu. Yaşadığı yer kasabadan halliceydi, ne annesi babasını, ne üç küçük kız kardeşini ne de akrabalarını, biri hariç komşularını, herhangi bir tanıdığını o güne dek okurken görmemişti. Konuşulanlar hep sıradandı. Görmeyi sevdiği tek arkadaşı vardı, diğerleri ise yalnızca birlikte büyüdüğü yaşıtlarıydı. Tek sevdiği arkadaşı, karşıdaki komşunun kızıydı. Bir memur çocuğu olan bu kız, babasının öğretmenlik göreviyle sokağa taşınmıştı. İyi ki de taşınmıştı. Okurdu, çok okurdu ve çok sosyalleşirdi o kızla, tıpkı pamuk şekerci gibi.. Öğretmen olan babası da okumazdı kızın, belliydi, sıradandı konuşmaları..

Pamuk şekerci geldiğinde ve hemen yanına koştuğunda, örümcek ağı gibi görünen şekerden tellerin, tahta çubuğa dolanırken zamanın olabildiğince yavaşlamasını dilerdi. Hemen bir konu açar ve konuşmaya başlardı. Nasılsın bile demeden, bazen balon kazası Zenith’ten Tissandier’in sağ kalmasını ne kadar mucizevi bulduğundan bahseder, bazen Wright kardeşlerden sözü açar, bazen Nietzche ve Ahmet Kaya’nın ağladıkça ne kadar güzelleştiğini anlatır – Bir saniye; o vakitler milliyetçi takılmıyor muydu ? Neyse yerçekimsiz bir ortamdaydı, bazı zamanlama karışıklıklarını görmezden gelebilirdi -, bazen de Sokrates’i her ne kadar sanat düşmanı olarak görse de onu fikirlerinden ve sorgulamasından dolayı ölüme mahkum etmelerine de o kadar kızdığından dem vururdu. Yanlış, kötü, iyi, suçlu düşünce diye birşey olamazdı. Bir insan da düşüncelerinden dolayı yargılanmamalıydı. Eyleme dönüşmeyen fikirlerden dolayı kimse suçlu olamazdı. Eylemler ise iktidar sahiplerinin düşüncelerine göre değil, çok iyi tasarlanmış ve hukuka bağlanmış kanunlara göre değerlendirilmeliydi. Pamuk şekerci adam dinlerdi, çok iyi cevaplar verir, konuları genişletir, hem O’nun bildiği şeyleri anlar – evet anlar, ekler, bazen düzeltirdi bile; okurdu, çok okurdu o adam, belliydi – hem de yepyeni şeyler söylerdi. Haftaya görüşürüz derdi ve sonra diğer çocuklarla konuşmadan paralarını alır, pamuk şekeri verir, sıradakine geçerdi. Anladığı, anlatmak istediği, onun da sosyalleştiği gözlerindeki parıltıdan belliydi. Aynı parıltı ne zaman fırsat bulsa vakit geçirmeye koştuğu komşu kızında da vardı. Biri sizi anladı mı, siz de onu anladığınızı bilirdiniz. Parıltı önemliydi.

‘Neyse’ dedi, ‘bu konuyu kafamın içinde dolandırarak vakit harcayamam şimdi. Düşünecek konu farklı bugün..’

Tüm diğer düşüncelere es verip, kendisini rengarenk yeni bir dünyaya teslim etti. Doğuştan gelen merakı hayal gücüyle birleştiğinde kendinden geçercesine, etrafında olan bitene aldırmaz ve hatta duyumsamazdı. Yine öyle yaptı…

Uzunca bir süre insan beyni ve yapay zeka ile ilgili irdelemeyle uğraştıktan sonra, kilometrelerce yürümenin verdiği yorgunlukla ilk gözüne ilişen banka oturdu. Gece yarısı olmak üzereydi. Karşısında duran sokak lambasının loş ışıkları onu içine almış, hayallerinde dolaşırken istemsiz olarak gözlerini kısıp açtıkça aynı oranda kendisine doğru bir uzayıp bir kısalan ışınların düşünceleriyle olan ahenginden oldukça keyiflenmişti. O günden beri, ne zaman kendi kabuğuna çekilip önemli konuları irdelemek istese, bir sokak lambasına bakarak derinliklere inmeyi alışkanlık haline getirmişti.

O gün de eve geldikten ve siyah ceketini yatağına attıktan sonra odasındaki penceresinin önündeki sokak lambası yandığında, ‘zamansız ortam’ın nasıl olabileceğini deşelemek için dalmaya hazırlanıyordu. Ancak tam ışıklarla haşır neşir olmak üzereyken, sabahtan beri içindeki huzursuzluk seslendi kapının ardından. Annesi çığlık çığlığa ismini haykırıyordu. Derin bir nefes aldı ve sesin geldiği yere, salona doğru koşturdu. Babası bir koltuk üstünde yığılıp kalmıştı. Tepki yoktu, ses yoktu ve nefes yoktu. Çok sakindi.. Nefes hala yoktu ve sakin, sessiz kalmaya devam ettikçe nefesin geri geleceği de yoktu. Hemen ambulansı aramak aklına geldi, tuşları çevirdi, konuştu ve aracı bekledi. Annesi şaşkın ördek gibiydi; evin içinde bir babasının yanında sızlıyordu, bir odanın dışında koşturuyor, feryat ediyordu.
Ülkede ambulansın çok hızlı gelmediğini çok kez duymuştu, bu kez başına gelince de insanların haklı olduklarını öğrenmiş oldu. 1 saat sonra hastanedeydiler. Doktorlar hızlıydı, hemen müdahale ettiler, birkaç kez elektroşok verdiler, sonra ise belli ki vazgeçtiler. Çok hızlı gelişmişti herşey ve işte ümit kesen doktorların ölüm saatini not ettirip, sonra da çıktıkları odada babasıyla yapayalnızdı. Babasının önce alnından, sonra gözlerinden, en son da ellerinden öptü. Ağlayamazdı – hala ağlamayı beceremezdi -. Boğazında yalnızca bir düğüm vardı.

Dışarıdan daha yüksek haykırışlar duyuldu, belli ki doktorlar haberi vermekte gecikmemişlerdi. Kısa süre sonra giydiklerinden konuyla ilgili olduğu anlaşılan bir adam girdi odaya. ‘Haydi oğlum, tut çarşafın ucundan meftayı örtelim’ dedi. Dediğini yaptı. Sonra babasını sedyeye aktardılar ve bir ucundan kendisi, diğer ucundan adam tutarak ikisi diri üç kişi olarak dışarı çıktılar. Dışarıda annesi, kardeşleri vardı, tüm yakın akrabaları da oradaydı, ağlaşıyorlardı. Biraz sonra soğuk odaya geldiler ve adam babasını alarak kapıyı ardından kapattı. Odanın dışında kalınca mecburen ailesinin yanına döndü. Annesini alnından öptü ve sarıldı. Kardeşlerini de tek tek kucakladı. Eve döndüler hep birlikte, akrabaları da sayıları artmış olarak onlara katıldı. Koltuğun birinde ağlayan, bağıran, bayılan ve sonra yine ayılan annesini yanında bekleyen nöbetçi kadın akrabaları ile başbaşa bıraktı. Gelemezdi böyle şeylere.. Odasına geçti tekrar, ‘zamansız ortam’ı düşünecek zaman değildi. Penceresini kapattı, perdesini çekti ve ışıkları söndürdü. Boğazındaki düğümle yatağında sabahı bekledi.

Sabah olunca bazı öncelikli prosedürleri öğrenip yerine getirdi. Soğuk odadan çıktıktan ve geri kalan işleri de akrabaları yardımıyla hallettikten sonra işte saatler sonra musalla taşının önündeydi artık.

İmam geldi, namaz kılındı ve araçlarla kabristana gittiler. Kabristandaki aileye tahsis edilmiş kısımda soldan sağa doğru sıralı yatan abisi, dedesi ve amcasının sağına gömdüler babasını. Topraklar atıldı, helalleşildi, dualar okundu ve evin önüne gelindi. Apartmanın ikinci katında bulunan evlerinin balkonunda çılgınca yağan yağmura rağmen sigarasını yakmış ve tüttüren yirmili yaşlarda biri bekliyordu onları. Bu defa tereddüt etmeden fakat hüzünle yüzüne baktı balkonda oturmuş kendisinin. Sağ dudağında belli belirsiz gülümseme de olmadı.

V
Dıt… Dıt.. Dıt… Tık.

VI

Yedi yaşındaydı.. 

Advertisements

Leave a comment